Bursa Kamu Çalışanları Derneği

Kamu Çalışanının Buluşma Noktası

Cts05192012

Last update04:14:24 ÖS

Font Size

Profile

Menu Style

Cpanel

MAKALELER

Yollardayız yavrum..

  • PDF

Harun Tokak / Yenişafak

Yollardayız Yavrum

Yeryüzünü bahara hazırlamak için cemrelerin, soğuk sulara düştüğü bu günlerde; uzaklardan, çok uzaklardan bir mektup düştü masama.

Üşüyen yüreğimi ısıtan bir mektup...

Bir çocuk muhacirin mektubu...

En altta "küçük muhacir Ekrem" yazıyordu.

"Türkiye'de mutlu bir hayatımız vardı" diye başlıyor mektup.

"Babam bir akşamüzeri eve geldiğinde 'Sri Lanka'ya gidiyoruz' dedi. Hâlbuki babası Kadir Dedem vefat edeli daha bir hafta olmuştu.

Babam, Kadir Dedemi defnedip geldikten sonra anama sarılıp birlikte ağlamışlardı. Bir ölüm olduğunda niye ağlardı insanlar?

Bir sabah erken Trabzon'dan, Sivas'a doğru çıktık yola. Zavallı babaannem bizi görünce çok sevindi. Ama sevinci uzun sürmedi. Annem ve babam sarılıp ağlarken; 'Ben sizsiz ne yaparım, gitmeyin ne olur, gitmeyin, yorgun yüreğim dayanmaz ayrılığınıza' deyip ağladı.Ayrılık neden ağlamaya sebep oluyordu? İkinci durağımız annemin memleketi Ereğli idi.

Bu defa da Bayram Dedem ve Kübra Anneannem;"Bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz? Diyerek başladılar ağlamaya.

Babam ve annem sadece sustular...

Birlikte olduğumuz o birkaç gün annem ve anneannem hep ağladılar. Nihayet Türkiye'den ayrılma vakti gelmişti. İki yaşlı insanın arkamızdan ağlayışını, arkamızdan el sallayışını hiç unutamıyorum. Dört kardeştik. Hepimiz gidiyorduk işte. Canım ülkeme veda ediyorduk.

Havaalanından uçağa doğru giderken dört kardeş, kınalı küheylanlar gibi ideallerinin ufkuna yürüyen anne-babamızın arkasından sevimli taylar gibi koşuşturuyorduk.

Nihayet uçak havalandı.

Bulutların üzerine çıktık.

"Aman Allah'ım bu ne muhteşem güzellik, gökyüzü, atılmış bir pamuk harmanı gibiydi.

Sonsuz maviliklerde uçmak ne güzeldi. Uçağımız Sri Lanka'ya indiğinde başka bir gezegene gelmiş gibi olduk. Çok sıcaktı. Yollar çok dar, arabalar çok eskiydi.

Dil bilmediklerinden annem, babam çok sıkıntı çekiyordu.

Okullar bizi kabul etmedi.

Hemen bütün muhacir çocuklar gibi biz de aylarca evde hapis hayatı yaşadık. Sıkıntıdan kardeşlerimle birbirimizi yiyorduk. Nihayet bir okul bulundu. Kıyafetlerimiz ve kitaplarımız alındı.

Okullu olduk. Okul servisimiz olan üç tekerlekli motosiklet, her sabah ablamla bizi alıyor okulumuz a götürüyordu. Gurbette dil bilmemek çok zordu. Anlatılanları anlamıyor, derslerimizi yapamıyorduk.

Bir gün ablamla birlikte isyan ettik. Babam, 'sabredin, yakında kendi okulumuz açılacak' dedi.

Sesi hüzünlü fakat kararlıydı. Anladım, okulumuz açılacak, ses bayrağımız burada da dalgalanacaktı. Annem, kardeşim Sinem'e hamileydi. Sinem doğduğunda ben on yaşında bir abi olmuştum.

'Sri Lankalı Sinem' diye seviyorduk onu. Babam; " ne muhacir aileler biliyorum ben, çocuğunun biri Tuva'lı, biri Bangladeş'li, diğeri Afrika'lı..."

Hala merak ederim; canım kardeşim Sinem gibi gurbetlerde doğan o çocuklar ' nerelisin? Sorusuna ne cevap veriyorlar acaba. O yıl Türkiye'ye yaz tatiline gidemedik. Babamın işleri yoğundu.

Nihayet 2011'in yazı gelmişti.

İstanbul'da bizi Bayram Dedem'le, Kübra Anneannem karşıladı. Nasıl da özlemişler bizi. İlk işimiz bir köfteciye uğramak oldu.

O yaz teyzem gelin gitti.

Beyaz gelinlik içinde evden çıkarken çok ağladı. İnsan kendi düğününde neden ağlardı bilmem ki...

Düğünden sonra babaannemi görmek için Sivas'a doğru yola çıktık. Benim için Sivas'ın yeri ayrıydı. Köy hayatı oradaydı.

Halil amcam, tarlada traktör sürdürüyordu bana. Babaannem bizi görünce yine ağladı. İnsan sevdiklerine kavuşunca niye ağlardı?

O yaz köyden ayrılmak çok zor oldu. Bir daha köyü göremeyeceğim gibi bir his vardı içimde.

Tekrar Ereğli'ye Bayram Dedemlerin yanına döndük.

Babam, bizi bırakarak Ramazanın ikinci günü Sri Lanka'ya uçtu.

Ramazanda günlerimiz çok güzel geçiyordu. Bayram Dedemle, camiye gidiyor, mis gibi kokuları sokaklara yayılan sıcak pide kuyruğuna giriyorduk. Bir gün kardeşim Hasan'la birlikte dedemden, bizi çarpışan arabalara götürmesini istedik.

Bir öğle sonrası yola çıktık. Çok sevinçliydik. Arabayı dedem kullanıyordu. Yolculuğumuz çok güzel geçiyordu. Bir ara arkada oturan Hasanın sesi kesilince dönüp baktım.Canım kardeşim ne güzel de uyuyordu.Önüme döndüğümde bir kamyonun üzerimize geldiğini gördüm. Korkunç bir gürültü koptu.

Sonrasını hatırlamıyorum.

Dedem oracıkta vefat etmiş.

Annem acı haberi, gurbette bir başına iftarını açan babama verirken bayılmış. Kardeşimle beni yoğun bakım odasına almışlar. Kendimde değildim ama bir ara odaya dolan gül kokusundan annemin içeri girdiğini hissettim.

Hasan'la ben solunum cihazına bağlıydık. Canım annem ağlamaktan bir hal olmuştu. Başucumuzda ş sessiz sessiz ağlıyor, "Allah'ım evlatlarımı bana geri ver" diyordu.

Gece babam da geldi. Yol boyunca ağlamaktan gözleri şişmişti.

Yorgun ve bitkindi.

Kalkıp babama sarılmak istedim ama hortumlara bağlıydım, takatim da yoktu.

Kazanın üçüncü günüydü.

Kardeşim Hasan uyandı ve kendine geldi. Titrek bir sesle "anne abim ne zaman uyanacak, evimize ne zaman gideceğiz?" dedi.

Canım kardeşim! Ben olmadan hiç bir şey yapamazdı. Gurbet günleri bizi bir birimize öyle bağlamıştı ki... O gün kardeşimi ayrı bir odaya aldılar. Babam, anneme; 'dünyanın dört bir yanında bizim için dualar ediliyor' dedi.

Dördüncü gece doktorlar, beni uyandırmaya karar verdi.

Sabaha kadar acılar içinde kıvrandım. Babamın ellerinden tutuyor bütün kuvvetimle sıkıyor; ' ne olur kurtarın beni bu ıstıraptan' diye feryat ediyordum.

O gece babam, annemin, benim o halimi görmemesi için elinden geleni yaptı. Doktorlar beni tekrar uyutmaya karar verdiler. O gün ablamın doğum günüydü, acaba ne yapmıştı?

Canım ablam ne çok severdi bir yaş daha büyümeyi. Beşinci gece yarısı kalbim durduysa da, doktorların yoğun uğraşları sonucu hayata yeniden tutundum.

Dinmek bilmeyen yağmurlar gibi yanaklarından yaşlar süzülen zavallı anam sık sık; 'Sen bilirsin ey çaresizlerin çaresi ' diyordu. Altıncı gün, öğle ezanları minarelere can vermeye, inananları kurtuluşa çağırmaya başladığında, bana da uzaklardan son çağrı geldi.

Gidiyordum...

Sonsuz ufuklarda uçmak güzeldi. Ama bir daha can kardeşlerimle oynayamayacaktım. Sri Lanka'lı Sinem'i doya doya sevemeyecektim. Dört doktor, kapının önünde duran babama haber vermek için odadan çıktılar. Babam, doktorları karşısında görünce, olduğu yere yığıldı ve titreyen dudaklarla 'Ya Rabbi Sen bilirsin' dedi. Annem, canım kardeşim Hasan'ın odasındaydı. Daha bir kaç gün önce babasını kaybetmiş, cenazesine dahi gidememişti. Dört doktorun arasında babamın, kendine doğru geldiğini görünce sinesinden ok yemiş bir sürmeli ceylan gibi olduğu yere yığılıverdi. Çaresizce ağlıyor, ağlıyor, ağlıyordu.

Ruhum, yuvasından uçan bir kuş gibi sonsuz ufuklarda kanat çırparken; hüzünden bir abide gibi bir birine sarılıp hıçkıran anne- babamın feryatlarını duyuyor, onların hastane odasındaki çırpınışlarını seyrediyordum.

İşte o an Rabbimden müsaade isteyip anneme, babama doya doya sarılıp 'Ağlamayın artık, sizi orada bekleyeceğim, sizi almadan cennete gitmeyeceğim' diyerek teselli etmek geldi içimden.

Elveda anacığım, elveda babacığım!

Ben gidiyorum.

Yüreğinize dağlar gibi acılar bıraktığımı biliyorum. Ne olur! Yokluğumun yılgınlığına bırakmayın kendinizi. Sri Lanka'nın siyah incileri sizi çağırıyor. Yaşatmak için yeniden gidin hicret yurdunuza.

O an bir ses duydum.

'Merak etme küçük muhacir şehidim! Sabırla ve ümitle gidiyoruz ve dönmeyeceğiz.

Yollardayız canım yavrum!"

Bildim,

Babamın sesiydi.

Sinema ve TeÅŸvik.

  • PDF

altNedim Hazar Zaman Gazetesi.. Bilindiği üzere kısa süre önce Sinema Genel Müdürü M. Cem Erkul, bakanlığın her yıl rutin olarak verdiği sinema teşviklerinde bu sene farklı bir uygulamaya gidileceğini, genel olarak 'aile' ve 'gişe' filmlerine karşı pozitif bir ayrımcılık yapacaklarını açıklamıştı.

Önce şunu belirteyim; kişisel olarak, devletin adeta bir yapımcı ya da sponsor gibi sanat ürünlerinde yer almasına karşıyım. Eğer devlet ülke sinemasını destekliyorsa, film yapımını kolaylaştırıcı ekonomik ve sair şartları kolaylaştırıcı önlemler almalıdır. Sözgelimi vergileri düşürmeli, yapımcıların yaptıkları harcamaların geri dönüşünü kolaylaştırıcı önlemleri araştırmalıdır. Bu, çok zor da bir şey değildir. Şu an Avustralya'dan Hindistan'a, Mısır'dan Afrika'ya kadar birçok ülke sistemini böyle işletmektedir.

Bakanlığın bu açıklamasının ardından, beni çok şaşırtan bir gelişme oldu. Birçok sinemacı ve sektör çalışanı Açık Mektup yazarak, bu uygulamanın 'sansür' ve 'adam kayırma' anlamına geldiğini ifade eden tepki gösterdiler.

Vaktiyle devlet eliyle çektirilmiş bunalım filmlerine tepki gösteren, bu işin böyle olmaması gerektiğini yazan biri olarak, eğer devletin halkından aldığı vergiler ile birtakım teşvik ve katkı sağlayacaksa bunda toplam yararı gözetmesinin yanlış bir şey olmadığına inandığımı söylemek isterim. Hiçbir devlet, halkının ruh sağlığını bozan, şiddeti, sapkınlığı, bilmem neyi olumlayan sanat eserine önayak olmaz, olmamalı. Ancak bu böyle diye, hemen mefhum-u muhalifi olan 'sansür'ü de kimse masaya koymamalıdır, diye düşünmekteyim.

Beni esas endişelendiren kısmı ise sinemacılarımızın, sektörün içinde bulunduğu durumu sadece bu tür teşvikler söz konusu olduğunda ele almaları, tepki göstermelidir. Hiçbir yapımcının, yönetmenin örgütlü olarak, sözgelimi, sinema biletlerinden alınan 'rüsum' ile ilgili şikâyetine denk gelmedik. Olmuşsa da sessiz sedasız olmuştur, bilemiyorum.

Bu ülkede sinema, eğlence olarak görülmektedir ve bu durum hiçbir sinemacıyı nedense rahatsız etmemektedir. Bir sinema biletinden alınan vergi tutarının yüzde 35'i bulmasından rahatsız olan yok sanırım.

Sözgelimi bir futbolcu yüzde 15 oranında stopaj öderken, bir sinema sanatçısında bu oran yüzde 20. Üstelik futbolcular beyannameye tabi değil. Sanatçılar ise yüzde 35'e yakın Gelir Vergisi ödemek durumunda.

Diyelim ki bir şirketsiniz ve sponsor olmak istiyorsunuz. Bunun için futbol sektörünü seçmeniz çok mantıklı. Çünkü verdiğiniz paranın yüzde 50'sini Gelir ve Kurumlar Vergisi matrahından indirebiliyorsunuz. Sinemaya sponsor olursanız böyle bir şansınız yok.

Başka, özellikle gelişmiş ülkelere baktığınızda durum tam tersidir. Bu nedenle ülkemiz futbol için cennet, sinema için cehennem gibidir. Bu vergiler yüzünden onlarca yabancı filmin Türkiye'de çekilmesi engellenmiştir geçmişte.

Hollywood filmlerinin neredeyse yüzde 25'inin Kanada sınırları içinde çekildiğini bilir misiniz? Bunun en büyük nedeni, Kanada devletinin film çekimi için sağladığı kolaylıklardır. Kanada'da üretilen filmlerin gelir rakamı yıllık 5 milyar Kanada Doları'nı bulmuştur.

Sadece Kanada değil, onlarca ülkede aynı anlayışla film yapılır. Bizde ise sektör gözünü patron olarak tek noktaya dikmiştir!

Devleti en büyük film yapımcısı gibi görürseniz, bu kavga bitmez. Acı olan, bu işi bilinçli yapan/yapmayan, neredeyse tüm Türk yapımcı ve yönetmenlerin bu kapıyı tercih etmeleri, bu çarpıklığa itiraz yerine, herkesin kendi tıynetince destek ya da köstek olmaya çalışmasıdır.

Sinemacılarımızın düştüğü 'modern dilencilik' durumu kolay kolay bitecek gibi gözükmüyor. Ne acı!

EÅŸlerin evliliÄŸe dair beklentileri..

  • PDF

altNazlı Özburun SamanyoluHaber..  Beklentiler en büyük hayal kırıklıklarımızın kaynağını oluştururlar. Buna rağmen farkında olduğumuz ve her fırsatta hayalini kurarak en ince ayrıntısına kadar düşündüğümüz, konuştuğumuz ve diğerleriyle paylaştığımız beklentiler vardır.

Ayrıca kendimizin bile bilmediği, kendimizden de gizlediğimiz bir dizi daha beklentimiz vardır ki ne olduklarını ancak bulamadığımızda anlarız...

Diyebiliriz ki davranışlarımızın iki etkileyicisinden birisi, geçmiş yaşantılarımız ve aile sistemimizde aldığımız yaralardır. İkincisi ise geleceğe dair tasarladığımız beklentilerimizdir. Bütün davranışlarımız bu bilinçli ve bilinç dışı beklentilerimizle şekillenir.

Evlik en fazla beklentiye girdiğimiz yaşam olaylarından birisidir. Eşten beklenenlerin bir listesi yapılsa kendimizden beklediklerimizin iki üç katını eşimizden beklediğimizi fark ederiz.

Her bir insanda bu beklentilerin sıralaması, önem derecesi farklı farklı olmakla birlikte, evliliÄŸin kendilerine bu beklentileri saÄŸlayacağına dair bir öngörü ile insanlar evliliÄŸe “Evet!” demekteler.

Öncelikle insan kendisine deÄŸer veren, kendisine baÄŸlılık hisseden bir eÅŸ ister. Bu eÅŸle birlikte kendisini geliÅŸtireceÄŸine inanır. Åžefkat görecektir… Sevilecektir... Ve deÄŸerli olacaktır… Bu beklentiler bir yere kadar karşılanmazsa, mutsuzluk iki taraf içinde kaçınılmazdır.

Dünyaya ve dünyada yaşanan ve yaşanması muhtemel olaylara karşı devamlı bir destek beklentisi var. Bu beklenti eşe ihtiyaç duyulduğunda eşin yanında olacağına dair bir sözün verilmesini de içerir. Eğer eş ihtiyacı olduğunda yanında kimseyi bulamazsa hayal kırıklığı başlar. Örneğin doğum sonrası kadın hastanede yatarken, erkeğin arkadaşlarıyla bebeğin doğumunu kutlamak için eğlenceye gitmesi bir ömür kanayacak bir yaraya dönüşebilir.

Bir diğer beklenti insandaki yalnızlık duygusunun giderilmesine yönelik eşin hayata eşlik etmesinin beklenmesidir. Sosyal ortamda eşlik etmek, iyi günde olduğu kadar kötü günde eşlik etmek ve diğerinin hissettiği yalnızlık duygusuna, bir insan olarak, insan olmanın koşullarında elden gelenin yapılmasıdır.

Bazı beklentiler biraz daha sıkıntılıdır. Çünkü kişiye istese de vermeyeceği bir şeyin yükünü yükler. Örneğin bazen bu yük, evliliğin sonsuza kadar mutluluk vereceğine dair geliştirilmiş bir inançtır. Bu evliliğin taşıyamayacağı bir yük olmasına rağmen, bireyler bu yükü kolaylıkla eşlerine yüklerler.

Bazıları içinse evlilik bir kaçıştır. Aile hapishanesinden, baba otoritesinden kendi cennetine kaçış... Ama hiçbir zaman böyle olmaz. Bu beklentiyle evlenenler, yağmurdan kaçarken doluya yakalandıklarını kısa zaman sonra fark ederler. Evden kaçıp evliliğe sığınmak, evlilikten kaçıp yalnızlığa sığınma fantezisini besler çoğunlukla.

Bazılarının beklentisi aile olmak, çoluk çocuÄŸa karışmaktır. Yedi çocuk hayaliyle evlenilir. EÄŸer bu hayal ve beklenti evlilik öncesi eÅŸle paylaşılamamışsa, diÄŸer taraf kendini bir süre sonra taşıyıcı bir konteynır olarak algılamaya baÅŸlar. “Ne yani, evlilik bu muydu?” diye sızlanma baÅŸlar.

Evlilik her ne kadar üreme beklentisini içinde taşıyor olsa da tarafların bundan ne anladıkları kısmı fazlasıyla yorucu tartışmaların zeminine oturur.

Evlilik hayata bir amaç katar.” beklentisi de sık karşılaşılan bir durumdur. KiÅŸinin amaçları arasında var olan ve sırası geldiÄŸi için evlenme isteÄŸiyle yanıp tutuÅŸan, sonra da bu beklentinin karşılanamadığı bir iliÅŸkiyi yürütmekte zorlanan insanlar da var.

“EÅŸ olmak ya da iyi bir eÅŸe sahip olmak, onaylanmış cinselliÄŸi kolaylaÅŸtırır.” da ayrı bir beklentidir. Beklenilen bir cinsel doyumun yaÅŸanamaması ve buna izin olmayışı ya da çiftlerin beklentilerinin örtüşmemesi ayrı bir çatışma konusudur.

Sonuç olarak her insan evliliğe farklı beklentilerle başlar ve bu beklentilerini karşısındakine anlatmaya çalışır. Bu anlatma durumu ve anlama çabası karşılıklı bir uyum içinde olabilirse, problem yaşansa da çözüm bulunabilir.

Fakat beklentileri doğru anlatamama, karşıdaki insanın beklentileri görmek istememesi, görse de ertelemesi tabloyu kötüleştirir.

Önemli olan, almaya istekli olduğumuz kadar, karşımızdakinin de almaya hakkı olduğunu kabul etmektir. Beklentilerimizin karşılanmasına duyarlı olduğumuz kadar, eşin beklentilerini karşılamaya da imkan ölçüsünde ve kendimize rağmen duyarlı olmalıyız, değil mi? O zaman yaşanan hayal kırıklıkları, optimal düzeyde insanın daha da gelişmesine hizmet edebilir.

Yoksa beklentiler cehenneminde karşı tarafa duyması için kendi isteklerimizi haykırırken, kulaklarımızı sağırlaştırmamız lazım ki bu da mümkün değil.

 

Safahat Åžairi Mehmet Akif

  • PDF

altUfuk Bozkır Zaman.. Safahat şiirle değil, şairle doludur.Safahat, bir şiir kitabı olarak değil şair kitabı olarak okunmalıdır bu yüzden. Şair, her durumda şiirin önündedir orada. Hatta şiiri önemsemez, şuurla şiiri çiğner. Öyle olsun diye değil öyle olduğu için böyledir bu. Ağacın kovuğu gibi doğal ve sığınılacak bir yer olarak görülmediğinde bir yara, bir zayıf nokta gibi algılanmaya açıktır bu noktada.

 Oysa, söylemin her zaman önde durduğu bir tutumla çevrelenmiştir Akif. Orada konuşan, şair olarak Mehmet Akif'ten başkası değildir. Şair, özneleşir, şiirin önüne geçer. Onun sesi ve o sesin doldurduğu dünya haline gelir. Bu haliyle örneksiz değildir Akif. Kaderin bir cilvesi olacak, bir şekilde karşıt düşünce kutbu içine sokulacağı Fikret'le aynı kaderi paylaşır bu bakımdan. Fikret'ten beri, özellikle Fikret'ten beri, şiir söylemek, şiir yazmanın önüne geçmektedir. Dönemin siyasal ve sosyal şartları hem böylesi şiir damarlarını besleyecek özelliklere sahiptir hem de şairlerin mizaçları bu koşullarla örtüşmektedir. Toplumun çenesidir şiir. Kalple kurduğu irtibat şaire göre değişir.

Safahat'taki şair öncelikle sorumlu sosyal bir göz olarak belirir. Hayat dev dalgalar oluşturmakta ve cemiyetin üstünden aşmaktadır. Şair de ilkin bir fert olarak altındadır bu dalganın. Ancak onu diğerlerinden ayıran, dili ve duyarlığıdır. Sokağın heyecanı ile şairin heyecanı gördüklerini, yaşadıklarını anlayıp adlandırmak noktasında ayrışmaya başlar. Şair, acının gözüyle bakar, sokak heyecanın. Sokak güncelin diline kilitlenir, şair düşüncenin. Heyecan geçer acı tortulaşır, yavaş yavaş düşünceye dönüşür. Elbette Akif seciye bakımından şairdir. Duygu, düşünce, söz söyleme yeteneği, yazı ve kültür tecrübesi, niyet ve süreç onun etrafında ileri doğru hareket eder. 'Aczimin giryesidir bence bütün asarım' demek, bir söylem ve algı yetersizliği olarak değil, şartlar ve sorunlar karşısında duyarlığı sonuna kadar kabarmış bir vicdanın alçakgönüllü dillenişidir. Şiirin iç şiddeti şair kalbinde her zaman yumuşak ve merhametlidir. Zaten, Fikret'le asıl bu noktada ayrışırlar. Fikret, cemiyete bir tekniker gözüyle, taşa şekil veren bir usta gözüyle de bakarken Akif, gerekirse çekiçlenen taş haline dönüşebilecek bir içtenliğe sahiptir. Eziktir Akif. Ezikliği, güçsüzlüğünden değil, duyduğu acının derinliğinden gelir.

Akif, bir cemiyet mimarıdır. Bir cemiyet mimarı olarak önce muhayyileden sonra da malzemeden yola çıkar. Cemiyet mimarıdır çünkü, Akif kadar çağının ve içinde yaşadığı imparatorluğun toplumsal ruhunu olanca çıplaklığıyla kavrayabilmiş, bilgiye dayalı bilince ulaşmış başka bir kişi neredeyse yok gibidir. Çokça, İstanbul başta olmak üzere, Balkanlar, Asya ve Ortadoğu'yu bir lego parçaları gibi gözü kapalı söküp takma yetisine sahip olduğunu görmüşümdür Akif'te Safahat'ı okurken. Zaten eleştirilerinin ve tekliflerinin bunca direkt ve keskin olmasının sebebinde bu vardır. Nostalji ve yazıklanma duygusu içinde debelenen bir bakış değildir o. Elinden toprağı alınmakta olan yerli bir toprak sahibinin toprağın hafızası kadar geleceğini de gözetmesinin hesabı vardır onda. Dönüp bugün siyasi olduğu kadar sosyal ve kültürel bakımdan da o devri inşa etmeyi düşünsek Safahat her haliyle çıplak verilerle dopdolu bizi bekliyor olacaktır. Safahat, getirdiği dekorla da ölümsüzdür.

19. ve 20. yüzyılın siyasal yapılanmaları ne yazık ki Akif'in idealize ettiği gibi gerçekleşmedi. İmparatorluk parçalandı. İslam dünyası yıkıldı. Tembellik, körlük, Akif'in Safahat'ta işaret edip yol gösterdiği her şey, olumsuzluklara büründü. Cemiyet uyanmadı. Entelektüeller onu dinlemedi. Halk yorgunluk, cahillik ve fakirlikten eridi. Eğer, İstiklal Marşı'nı yazmamış olsaydı Akif'in ismi de çoktan mezara gömülecekti. İstiklal Şairi olmanın ve yeninin her ne kadar eskiye olanca ağırlığıyla karşı olmasına rağmen, onu unutturacak çağdaş bir hamle geliştirememiş olması, Akif ismi üzerinde ikili ve ikircikli bir gerilimi de hep gündemde tuttu. Bir kısmı, Safahat'ta şairi değil şiiri arama kurnazlığına bürünerek onu gölgelemeye çalıştı. Bir kısmı sırf fikirleri yüzünden hem onu damgaladı hem de ötekileştirdi. Oysa, Akif'in ısrarla ve bütün inadıyla eleştirdiği gelenekselci kitle, kendi köklerine bakarak değil, doğrudan heyecanlarına renk katmak adına ona sarıldı. Onun karşı olduğu ezberciliğe soyundu. Takırdadı.

Bugün de Akif aynı yöntemlerle konuşulup tartışılıyor. Oysa düşünce tarihine paralel bir edebiyat tarihi okuması yapmadan ne Safahat'taki şairi bulup anlamak ne mümkün ne de olmayan şiirin, olmayış gerekçelerini ortaya serecek yeni yöntem araştırmalarına yönelmeden fikir berraklığına kavuşmak mümkün. Safahat, cemiyetin rüyasını kendi hayatına dönüştürmüş, onun acılarından zerre kadar yüksünmemiş eleştirel bir şairin gün dökümü, kendi kendisiyle hesaplaşması gibidir de. Kültürel, siyasal dahası insanlık kavgaları esasa inebilmiş bir ülkede, Akif'in Safahat'ında malzemesini verdiği cemiyet ve insanı yeni ve çağdaş bir dille seslemek modern şairlerin işi olmalıydı. Şimdi de yol budur. Devlet'ten özellikle kaçınmış bir şahsiyeti sahiplenme ve ideolojik romantizmlerle yeni bir yok edişe sürüklemek kimsenin hakkı değil. Hele, Akif gibi şiiri şairliğine teslim etmiş bir örnek için daha bir böyle bu.  Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Çocuk Sahibi Olamayan Eşler Birbirine Destek Olmalı.

  • PDF

Psikolog Ayşe Ece.. Her evlenen çift bir ömür boyu mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sürmek ister. Ancak iki kişinin birlikte çıktığı bu yolculukta sıkıntılar yaşanması kaçınılmazdır.

Son Güncelleme: Çarşamba, 09 Mart 2011 15:03