| Makale İçeriği |
|---|
| [Yorum - Ulvi Saran] Türkiye'nin gerçek sivil toplum ihtiyacı |
| Sayfa 2 |
| Sayfa 3 |
| Tüm Sayfalar |
Siyaset literatürünün temel bir kavramı ve demokratik toplumlarda siyasal ve toplumsal geliÅŸimin baÅŸlıca dinamik güçlerinden biri olarak Batı dünyasında uzunca bir süredir var olan sivil toplum; ister mutlak monarÅŸilerde ister 20'inci yüzyılın kapitalist sosyalist ya da gecikmiÅŸ totaliter siyasal rejimlerinde; merkezi otoriter gücün baskı ve kontrolünden kaçmayı baÅŸararak kendi başına özerk (otonom) bir sürecin doÄŸmasını ve bu yolla devletin dışında ve devlete raÄŸmen var olabilen bir yapının ÅŸekillenmesini saÄŸlayan güç olarak tanımlanıyor. Sivil toplum kavramının her durumda devletin dışında kalan ve devlete karşı bir var oluÅŸu ifade eden temel özelliÄŸinden hareket edildiÄŸinde; sivil toplum kuruluÅŸlarının olmazsa olmaz üç temel ÅŸartı belirgin bir biçimde öne çıkıyor: Devletten bağımsız olmaları, gönüllülük esasına göre örgütlenmeleri ve toplum yararına hareket etmeleri gereÄŸi. 20'inci yüzyılın sonunda küreselleÅŸmenin etkisiyle ulusal sınırların aşınması, sosyalist blokun çökmesi, sosyal demokrasinin zayıflaması ve liberalizmin yükseliÅŸiyle birlikte bir taraftan sivil toplum kavramı yeni bir anlam ve önem kazanırken; diÄŸer taraftan sivil toplum kuruluÅŸlarının yapı ve iÅŸleyiÅŸleri ve devletle iliÅŸkilerinde siyasal katılımın ve çoÄŸulculuÄŸun artırılması yönünde yeni geliÅŸmeler ortaya çıkıyor.
Türkiye'nin sivil toplum profili
Türkiye'de sivil toplum kuruluÅŸları, çok sesliliÄŸi ve farklı eÄŸilimleri temsil etmeleri nedeniyle siyasal katılımı artıran ve bu yolla toplumsal bütünleÅŸmeye ve demokratikleÅŸmeye katkı saÄŸlayan örgütler olarak deÄŸil aksine geliÅŸtirdikleri farklı yaklaşım ve söylemler nedeniyle toplumun organik bütünlüÄŸünü bozan ve dolayısıyla devletin varlığını ve birliÄŸini tehlikeye düÅŸürebilecek kuruluÅŸlar olarak algılandı. Her on yılda bir darbelerle kesintiye uÄŸrayan arızalı bir toplumsal ve siyasal süreçte, sivil topluma karşı neden böyle güvensiz ve ÅŸüpheci olarak yaklaşıldığını anlamak ise zor deÄŸil. Türkiye'de toplumsal ve siyasal sistemin bu tür bir geliÅŸme sürecine dayanması nedeniyle sivil toplum-devlet iliÅŸkisinin niteliÄŸi; birine raÄŸmen diÄŸerinin geliÅŸerek var olabildiÄŸi ve kendini ifade edebildiÄŸi bir yapıya iÅŸaret etmiyor. Böyle bir sistemde devlet; toplumun sivil dinamiklerinin ve katılım mekanizmalarının da yer aldığı siyasal bir rekabet ortamında tabandan aldığı güç ve yetkilerle ÅŸekillenen bir yapı deÄŸil; verili bir kategori olarak geçmiÅŸten bu yana varlığını sürdüren, mutlak güç sahibi, insanlara hayat hakkı bahÅŸeden, hatta gerek duyulduÄŸunda sivil toplumu bile var eden ve denetleyen bir güç olarak karşımızda duruyor. Bütün bunlar bir yana; evrensel geçerliliÄŸe ve yaygınlığa sahip kavram ile kurumların kendine özgü bir mantıkla çarpıtıldığı ve özünden koparıldığı ülkemizde, sivil toplum kuruluÅŸu kavramı da esas tanımından uzaklaÅŸtırılmış ve iÅŸlevsizleÅŸtirilmiÅŸ olarak farklı bir anlam ve içerikle karşımıza çıkıyor. İçiÅŸleri Bakanlığı'nın verilerine göre, halen Türkiye'de 78.000 dernek faaliyet gösteriyor. Ülke nüfusuna oranlandığında yaklaşık 900 kiÅŸiye bir dernek düÅŸüyor. Birden fazla üyeliÄŸi olan bireyleri de içine alacak ÅŸekilde, tüm derneklerin toplam üye sayısı ise 7,5 milyon civarında. Bu da nüfusun yaklaşık % 10'luk bir bölümünün dernek üyeliÄŸi yoluyla örgütlü faaliyetlere ve dolayısıyla sivil topluma katıldığını ifade ediyor. GeliÅŸmiÅŸ Batı toplumlarıyla karşılaÅŸtırıldığında bu oranlar son derece yetersiz. ÖrneÄŸin; nüfusu 5,5 milyon olan Danimarka'da derneklerin toplam üye sayısı 18 milyon. Türkiye'de 10 kiÅŸi ortalama bir dernek üyeliÄŸi elde ederken, bir Danimarka vatandaşının ortalama 3 derneÄŸe üye olduÄŸu dikkati çekiyor. Bu durumda basit bir karşılaÅŸtırma yapılacak olursa, bir AB ülkesi olan Danimarka'daki örgütlülük düzeyinin Türkiye'den onlarca kat fazla olduÄŸu söylenebilir. Dernekler, vakıflar, düÅŸünce toplulukları gibi gönüllülük esasına göre örgütlenen kuruluÅŸların, devlet dışı alanlardaki varlıklarının ve etkinliklerinin son derece yetersiz oluÅŸu, Türkiye'de gerçek anlamda bir sivil toplumun bulunmadığı konusundaki yargıları güçlendiriyor. Sivil toplumdan ve sivil toplum kuruluÅŸlarından söz edildiÄŸinde, akla dernek ve vakıflardan çok yukarıda adları yer alan meslek kuruluÅŸlarının ve sendikaların gelmesi, sivil toplumun niteliÄŸine iliÅŸkin kavramsal düzeydeki esaslı yanılgının yol açtığı çarpık gerçeÄŸi iÅŸaret ediyor. Kavramsal özü ve pratik iÅŸleviyle Batılı anlam ve içerikte bir sivil toplumun neredeyse hiçbir zaman var olmadığı gerçeÄŸinden hareket edildiÄŸinde; Türkiye'de gündelik siyasal ve toplumsal hayatta kapsamlı bir biçimde kök salmış, hemen her gün temel siyasi olaylara ve geliÅŸmelere yön veren ve gündemin ÅŸekillenmesini saÄŸlayan meslek kuruluÅŸlarını ve sendikaları nereye yerleÅŸtirmek gerekiyor?
Meslek kuruluÅŸları; örgüt yapıları ve iÅŸleyiÅŸleri itibarıyla gerçek anlamda sivil toplum kuruluÅŸu sayılmıyorlar. Türkiye'nin yönetim sistemi içinde yer aldıkları statü, "kamu kurumu niteliÄŸinde meslek örgütü" olarak tanımlanıyor. Bu baÄŸlamda, her biri ayrı bir kanunla kurulan TOBB, TZOB gibi meslek kuruluÅŸları, üyelerinin ortak meslekî çıkarlarını korumak üzere örgütleniyorlar. Her ÅŸeyden önce, kendi ilgi alanlarında faaliyet göstermek isteyen giriÅŸimcilerin bu kuruluÅŸlara üyelikleri kanunla zorunlu hale getirildiÄŸinden, sivil toplum kuruluÅŸlarının vazgeçilmez gereklerinden biri olan "gönüllü üyelik" esasına uymuyorlar.
Her ne kadar karar organları seçimle iÅŸ başına gelse de; yasa ile kurulmuÅŸ olmaları ve zorunlu üyelik statüsü, bu tür meslek kuruluÅŸlarının sivil toplum örgütü tanımının kapsamına girmelerini engelliyor. Avrupa BirliÄŸi de bu nedenle meslek örgütlerini sivil toplum kuruluÅŸu kapsamının dışında tutuyor. Belki, sahip oldukları temel özellikleri ve iÅŸlevleri dikkate alındığında kendilerine "baskı" ya da "çıkar grubu" denilmesi daha doÄŸru olabilir.
Devletin organik yapısının ve hiyerarÅŸik çatısının dışında kalmaları, biçimsel bir görünümden ibaret. Bu durumda, sözü edilen kuruluÅŸlar, örgütsel bir yapı olan devlet aygıtının ve iÅŸlevsel bir mekanizma olan yasama, yürütme ve yargı gibi baÅŸlıca devlet erklerinin iÅŸleyiÅŸ düzeni dışında kalsalar da; devleti pratikte var eden merkeziyetçi ve zorlamaya dayalı buyurgan iradenin en hafif deyimiyle otorite ve kontrolü atında bulundukları konusunda hiçbir ÅŸüphe yok. DiÄŸer bir bakış açısıyla, devlet iradesi ve kamu örgütlenmesinin neredeyse doÄŸrudan bir uzantısı oldukları da söylenebilir. Günümüzde sendikaların sivil toplum örgütü olma nitelikleri de tartışmalı. KüreselleÅŸme ile birlikte, iÅŸgücünün tanımı ve kompozisyonu, iÅŸçi-iÅŸveren iliÅŸkilerinin kapsamı ve niteliÄŸi, emek, istihdam ve üretim alanlarındaki yaklaşım ve anlayışların hızlı ve köklü bir deÄŸiÅŸime uÄŸraması sonucunda; sanayi dönemine özgü sendikacılık sisteminin de temelden sarsıntıya uÄŸradığı biliniyor. İşgücünün türdeÅŸ olmayan bir nitelik kazanması, bilgi teknolojilerine dayalı üretim gereklerini karşılamak üzere uzmanlaÅŸmış iÅŸgücüne olan ihtiyacın artması ve iÅŸletmelerin küresel rekabet ÅŸartlarına ve çok yönlü müÅŸteri taleplerine uygun ÅŸekilde örgütlenme ve üretim anlayışlarını deÄŸiÅŸtirmeleriyle birlikte, sanayi döneminin "kitlesel üretim mantığı"na uygun "toplu pazarlık" ve "sendikacılık" düzeni de zayıflamış bulunuyor. Åžüphesiz tüm dünyada olduÄŸu gibi Türkiye'de de zayıflayan sendikalar; bu süreci aÅŸmanın ve varlıklarını sürdürmenin yolunu, devletle bütünleÅŸmeye ve kamu kesimine endeksli sendikacılığa baÄŸlamış bulunuyorlar.
Yasayla temsil, sivil temsil anlamına gelir mi?
Gerek meslek örgütlerinin yasa gereÄŸi ve zorunlu üyelik statüsüyle ekonomik hayattaki irili ufaklı giriÅŸimci ve üretici aktörler adına hareket etmeleri; gerek sendikaların ağırlıklı oranda kamu kesimine dayalı ve devlete eklemlenmiÅŸ biçimde geniÅŸ bir istihdam tabanına dayanarak emeÄŸi ve iÅŸgücünü koruma çabasını sürdürmeleri, toplumun % 80'ini temsil ettikleri anlamına gelir mi? Åžüphesiz, hayır! Bu kuruluÅŸların, adına hareket ettikleri meslek tabanı ya da iÅŸgücü kesimiyle olan iliÅŸkileri daha çok meslekî ve maddi çıkarlarını koruma düzeyiyle sınırlı kaldığından; bir bütün olarak temsil ettikleri kesimlerin toplumsal sorunlar ve genelde ülke siyasetiyle ilgili farklı istek ve beklentilerini karşılayabilmeleri ile doÄŸal olarak sahip oldukları çok sesliliÄŸi yansıtabilmeleri söz konusu deÄŸil.
Türkiye'nin yaÅŸadığı demokrasi deneyiminin oldukça yeni ve arızalı oluÅŸu; sivil toplumun yeterince geliÅŸememesine; sivil toplum kuruluÅŸlarının hem sayıca az, hem de örgütsel ve iÅŸlevsel kapasiteleri itibarıyla güçsüz kalmalarına yol açmış bulunuyor. Türkiye'nin sivil özgürlükler açısından karnesi pek parlak deÄŸil. Freedom House'un dünyada sivil hak ve özgürlüklerin durumuyla ilgili olarak her yıl yayınladığı; ülkeleri en fazla özgür olandan en az özgür olana doÄŸru 1'den baÅŸlayarak 7'ye kadar derecelendirdiÄŸi sıralamada; Türkiye 2006 yılında 3.5 puanla ancak "kısmen özgür" ülkeler kategorisinde yer alabilmiÅŸ durumda. Bu karşılaÅŸtırmada esas alınan, toplantı ve ifade özgürlüÄŸü, eÄŸitim ve dini özgürlüklerin kullanımı, örgütlenme düzeyi ve çoÄŸulculuÄŸun geliÅŸimi gibi ölçütler, aynı zamanda sivil toplumun temel özelliklerini ortaya koyan can alıcı deÄŸerleri ifade ediyor.
Siyasal partiler dışında, Türk toplumunun sivil ve siyasal reflekslerini yansıtan, çeÅŸitli konulardaki istek ve beklentilerini çoÄŸulculuk ve çok seslilik zemininde dile getiren, yeterli demokratik örgütlerin var olup olmadığı sorusuna olumlu cevap vermek çok güç. KarşılaÅŸtığı toplumsal ve siyasal sorunları, resmi ve biçimsel kamu örgütlenmesi ve iÅŸleyiÅŸ yapısı dışında; sivil inisiyatifle, sivil kuruluÅŸlar ve mekanizmalar aracılığıyla ve sivil tartışma zemininde çözebilme becerisini gösteremeyen bir Türkiye'nin geleceÄŸi yakalama ÅŸansı ne yazık ki çok az.
| < Önceki |
|---|


